gezgin.com yeni kayıt | giriş 
notlar
aktiviteler
fotoğraflar
gezi yazıları
forum


not ekle
fotoğraf ekle
aktivite ekle
yazı ekle
foruma yaz



Çanakkale Geçilmez, Gelibolu Gezilir! 2/2

Çanakkale Geçilmez, Gelibolu Gezilir! 2/2 - (20.7.2003)

25 NİSAN CUMA



Sabahın körü:

03:00'da, büyük bir misyon duygusuyla yataklarımızdan bir fırlayış gerçekleştirdik; son derece hızlı bir şekilde giyinip, hazırlanıp çıktık. Keşke iş günlerinin sabahlarında da böyle fırlayabilsem!



Arabayla Kabatepe'ye kadar gittik. Yollarda jandarma erleri tarafindan durdurulmalara artık alışmıştık! Hayatımda hiç bu kadar sık ne arabaya inip binmişimdir, ne de asker tarafından durdurulup sorguya çekilmişimdir. Ama rahatsız edici değildi, hatta gayet ilginç ve insancıl geldi...



Mecburen 500 m – 1 km gibi bir mesafeyi annemle iki başımıza yürüdük. Zifiri karanlıkta, yıldızların muhteşem parlamasını izledik, tıpkı 2001'de Nemrut Dağı'nda olduğu gibi (bkz. Güneydoğu Anadolu'da bir Ege fasikülleri)... Allah'tan bu sefer ayağımız bir çukura girip burkulmadı. Tecrübeleniyor muyuz ne?..



Bir kontrol noktasına vardık. Çorumlu kontrolör askerin sempatisi yanısıra, bir de orada tanıştığmız Orman Bölge Müdürü İsmail Bey'in Anneme olan ilgisinden bahsedebilirim! Bu ilgisi kadar da bana olan ilgisizliğinden! :/ Annemin ise İsmail Bey'in ismini sürekli unutması ve benim ona hatırlatıyor olmam da ayrı konu!... Sağolsunlar bizi resmi araçlarıyla Anzak Koyu'na kadar bıraktılar; artık bu son etabı yürümeye kalkışsaydık hiç iyi olmazdı...



Bu arada Fez Bus'ı bulduk. Birtakım Anzaklar arasında Murat'ı da bulduk. Murat bizi Burcu adlı rehber arkadaşına emanet etti.



Anzak Koyu'nda şafak Ayini için gelmiş müthiş bir kalabalık vardı (geçen senenin üçte biri kadar olsa bile, 5.000 gibi bir ziyaretçi sayısından bahsediyorlar...); yerlerde uyku tulumları ve battaniyeleriyle yan yan serilmiş Anzaklar diziliydi. Kahve standından alınan felaket bir kahve, anında oluşan sıcak muhabbet, video çekimi, ve protokol alayının yerlerine geçişini izlememizin ardından, törenler, konuşmalar başladı.






Resim 22 - Bu gün için özel olarak hazırlanmış kitapçık, bol sayılarda dağıtılıp tören boyunca katılımcılarca okundu.





Resim 23



Duygulu konuşmalar, şiir okumalar, çok dokunaklı bir de dua seansı oldu. Bu arada, bizim gibi gelmiş Türk gruplar dikkat çekiyordu. Maalesef bunlar arasında, fazlaca gürültü yapıp gülüşen birtakım Türk gençlere de çattık. Herkesin sinirlenmesi ama ‘Batılı' terbiyeleriyle sessiz kalması yanında, Annemle benim dayanamayıp onları birkaç kez uyarması ve sonunda olay yerinden kaçırması üstüne, bize teşekkür eden Anzaklar oldu. Hem utanç hem garip bir dayanışma hissini nasıl duyarsınız? Benim yanımda duran orta yaşlı hoş bir bey vardı. Daha sonra gün ağarınca çok kısaca selamlaştık. Anzaklarla muhabbetimiz, otostop olayımıza kadar oldukça kıt oldu.



Resim 24





Resim 25





Resim 26



Gündoğumu:

Günün Sfenks kayası üzerinden ağarması ile birlikte, yavaş yavaş güneye doğru yaklaşık 3 km.lik dönüş yürüyüşü başladı. Dingin sabah denizi eşliğinde, yolda bizimle beraber bir sürü sırt çantalı genç ve biraz da daha yaşlı Anzak, bir parça da Türk vardı. Bir Anzak anne ve iki minik çocuğunu farkettik. ‘Onlar bu yolu yürüyebiliyorsa, biz de yürüyebilmeliyiz pekala!' diyerek Annemle birbirimizi motive ettik.







Kabatepe'ye vardık. Tam varırken Murat ve Fez Bus çıkageldi, bizi aldı. Fez Travel tişörtü verdiler, eliaçık-gönlü-bol Fezci dostlarımız J.



Arabamıza binip, günün programını saptamaya çalıştık. Eceabat'ta otobüs bileti değiştirme işimizi halledip, belki kahvaltı yapmaya, oradan da 09:00 civarındaki Conkbayırı törenlerine yetişmeye karar verdik.



Eceabat'ta denize nazır bir kıraathanede adeta güneşle yıkanan bir çay seansımız oldu.



Çaylardan sonra, esas kahvaltıyı tören alanında piknik şeklinde yapmaya karar verdik. Ancak Conkbayırı'na varmaya kalkınca, korkunç bir otobüs kervanına kapıldık. Anıtların yanına varınca da yolu kapamışlardı; arabayı orada oluşmuş otopark alanına bırakmak zorunda kaldık. Annemle gergin gergin tartışarak bir yandan da arabada kahvaltı ettik. (Bugün arabayı ben kullanıyorum, oley!) Conkbayırı Atatürk Anıtı ve Lone Pine'daki törenleri kahvaltı aşkı ve uyku sersemliği sonucu ekmiş olarak, 57. Piyade Alayı şehitliği'ndeki törene yetiştik. Protokol yine tam takım oradaydı. Bizim Jonathan Philp bey de oradaydı tabi. Çelenkler, konuşmalar, mehteran gösterisi, v.s. arasında geçen güzel bir törendi. Maalesef anıt alanının seyirci bölümünün eğiminin ters bir şekilde, arkaya doğru inmesi dışında. Türk izci grupları, seyirci katılımını destekleyen ana unsurdu.



Anzak ve Türklerin kendi ayrı törenlerine gidiyor olması, öte yandan gittikçe birbirlerine daha fazla ilgi de duymalarını gözlemler gibi olduk. Bizim, Anzak Koyu'nda oluşumuz gibi. 57. Alay'da da bazı Anzaklar belirdi. Özellikle Mehteran gösterisi sırasında çok meraklanıp ilgilendiler. Törenler Sedat Yüzbaşı'nın dediğine göre ilk defa resmi olarak yapılıyormuş. Öğrendiğimize göre, son yıllarda, şehitler Abidesi yanına yapılan ‘temsili' şehitlik gibi, Türklerin de Anzaklar kadar Gelibolu'yu önemsediklerini gösteren düzenleme çabaları olması iyi bir şey tabi. Bu konuda sıkıntı varmış. Bkz. Atlas dergisi Ocak 2003 sayısında çıkan ilgili yazı.






Resim 27





57. Alay'ın çok etkileyici bir hikayesi var. Uzunca anlatmaktan ziyade, muharebelerde topyekun yokolan (tüm kumandanları ve erleri şehit olan) tek birlik olduklarını söylemekle yetineyim. 27. Alay'la birlikte, Mustafa Kemal'in komutasında Anzaklara karşı savunmayı başlatan ilk birliklerden biri olarak yaşadıklarını bize anlatabilecek kimsenin geriye kalamayışı, bu alayı gizemli bir kahramanlığın içine gömüyor…







Resim 28



Törenden sonra Conkbayırı anıtlarına doğru çetin bir yokuştan yukarı geri yürüdük. Yeni Zelanda törenine de yarısından itibaren katıldık. Bu gösteriye şenlik katan, Yeni Zelanda Genel Valisi Bayan Sylvia Cartwright'in özlü konuşması (Mayıs ayının Cumhuriyet Dergi eklerinden birinde kendisiyle çok hoş bir söyleşi okuyabilirsiniz...), ardından Türk uçaklarının hava gösterisi, ve harika bir Maori dansı oldu! Keşke daha yakından izleyebilseydik. Görebildiğimiz ve duyabildiğimiz kadarıyla, çok enerjik, matrak ve içten bir gösteriydi. Bol ‘ha! hu! Oaha!!' sesleri ve kollarını havaya atan Anzak üniformalı YZ askerleri!!!



Arabalara dönüş sırasında, Yeni Zelandalı bir çift bize otostop çekti. Krista ve Steve çiftinin Krista'sı Hollanda asıllıymış, tropikal hemşireymiş. Steve de su mühendisiymiş. İngiltere'de okuyup çalışıyorlarmış, akşama İstanbul'dan Londra uçağını yakalamak üzere biraz acele içindelerdi. Güzel bir yol sohbetinden sonra onları Eceabat'a bıraktık.

Öğleden sonra:

Nil Evi'ne yaptığımız, öğle yemeği, biraz kestirme ve bahçede gezinti ile geçen kısa ziyaretin ardından Çanakkale yoluna koyulduk. Kilitbahir'de feribot yakaladık. İki ayrı kalkış platformu arasında mekik dokumamıza neden olan organizasyon özürlü yerli kişilere dikkat ediniz diye salık veririm...





Resim 29





Resim 30





Çanakkale'de Askeri Müze yakınına parkedip, fotoğraf filmi alıp, Müze alanında gezintiye çıktık. Orada görevli komutan, Ma'h'sum Işık adlı bir genç adam çıktı. O da fotoğrafçılıkla uğraşıyormuş, sohbete başladık, biraz parkta gezgik.





Resim 31





Resim 32



Nusret Mayın Gemisinin koca bir maketinin gezilmesi; karargahın ve müzeyi barındıran, 1920li yıllardan kalma cici erken dönem Cumhuriyet binalarından birinde, Masum Bey'in ofisinde çay; kendi memleketi olan Güneydoğu'da ve İzmir – Foça dolaylarındaki 7 senelik görev süresinde kendi çektiği resimleri göstermesi; sonra bizimle saat kulesi meydanına kadar yürümesinden sonra, biz fotoğraf çekmeye devam ede ede, ara sokaklardaki eski bina siluetleri arasından arabaya döndük. Çanakkale de keşfedilecek güzel şeyleri olan bir yerdi, ona da ayrı bir zaman gelip hakettiği ilgiyi göstermeli...





Resim 33





Resim 34



,

Resim 35



Aceleyle otogara varıp orada Oto Miller'den Cem Bey'e araba teslimi yaptık, kendimizi Ankara otobüsüne attık. Çok yoğun geçen, birbiriyle neredeyse kesintisiz bağlanan bir çift günün ardından, bu ani son gelince, bize de ertesi günlerde gezimizin çözümlemelerini yapıp tam anlamını idrak etmek düştü...



‘Epilog':

Hala Gelibolu doluyum. Haftalardır muharebelerin, saldırı (‘taarruz') ve savunma (‘müdafaa') hatlarının teknik sayılara boğulmuş detaylarıyla iç içeyim… Nusret kaç mayın döşemiş, hangi zırhlıları batırmış, v.s. Bir masal gibi, ya da oyun… The Beach kitabı ve filmindeki Richard'ın Vietnam canlandırma oyunlarına benzedi neredeyse!…



Birtakım olağanüstü, hatta doğaüstü olayların efsaneleştiği bir yer olarak da tanınıyor Gelibolu. Yahya Çavuş, Seyit Onbaşı, Hasan-Mevsuf Bataryası, 57.Alay...



Orada tam olarak zannettiğim şekilde etkilenmedik, yani daha olağanüstü bir hava ile karşılaşacağımız yönünde şartlanmıştık. (Çok yoğun psişik bir enerji yoğunluğu hissediliyormuş. Mesela Deniz (iziz), çocukluğunda ailesiyle gittiğinde, ıssız bir bayırda rüzgar sesleri arasında birtakım fısıldaşmalar duyduğunu hatırlıyor.) Yine de bazı anlarda gerçekten üzerimize ağır bir hüzün ve sessizlik çöktü. Bir de ayrıca,
sürekli hissettiğim bir gerginlik oldu.



Bu alanda, aslında huzur yok. Her ne kadar Barış Parkı ve Milli Park temaları altındaki düzenlemelerle, huzurlu denebilecek bir çevre oluşmuş olsa da, sonuçta doğal olmayan, şiddetli bir ölümle karşılaşmışlar, buradaki şehitler. Ve binlercesiyle. Kahramanlık hikayeleri övgümüzü kazansa da, savaşın felsefi olarak, temelde ne kadar kötü bir şey olduğunu inkar edemiyoruz. Hele yanıbaşımızdaki güncel savaşı da düşününce...



Yarımadayı süsleyen zarif, dingin anıtların, bazılarının stili artık demode kaçsa da, yine de yakalamayı hedefledikleri ruh, öz, aynı gibi: Sanki cennetteymiş gibi.



Lirik isimler verilmiş tepelere. Battleship Hill... Lone Pine... Bazen de absürd! Table Top. Baby 700. Telaffuz edemedikleri Türkçe isimlere taktıkları yabancı ‘substitute'lar: Bouyouk Anafarta... Achi Baba... Chunuk Bair. (bu ismi ilk defa gezgin.com'un bu lakaplı üyesinde duyup garipsemiştim, şimdi çok aşina tabi...)



Ama Gelibolu'nun insanlar üzerinde bıraktığı etki, edindiği ilginç, sıradışı imaj, ve vatanlarını savunan gencecik askerlerin (mezar taşları üzerindeki yaşlar nasıl biliyor musunuz? 18, 19, 23...) uğruna hayatlarını feda ettikleri bu memleket idealinin bugünlere gelişi... Minnet borcu olarak mücadeleye devam etmeliyiz.



İçi boşaltılmaya yüz tutmuş kavramları doldurmak, memlekete olan inancımı tazelemek için gittim ben Gelibolu'ya. Bugünlerde, ülke ve değerlerinin elden gidiyor olduğu hissine çok şiddetle kapılıyorum. Duvara Atatürk'ün Gençliğe Hitabesini astım, arada bir okuyor ve bazen kahroluyorum. İkinci bir Kurtuluş Savaşı başlamalı gibi geliyor artık insana. Her şeyin birbirine bağlı oluşunu hissediyorum, ve kafamda bu kritik günlerdeki ruh hali ile ‘Gelibolu Ruhuna' adeta can simidi gibi tutunuş eğilimimi bağlıyorum. Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi ile, eski düşman – yeni dost asker annelerine hitabını bağlayalım:



Bu memlekette kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız.

Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar, gözyaşlarınızı siliniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır Huzur içindedirler; onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.



Hitap ettiği kişilerin, bugün minnetle sımsıkı sarıldıkları bu mesaj, ve Türk askerlerinin Gelibolu'da gösterdiği insanüstü savunma, tüm dünyada ne kadar hayranlık uyandırıcı ve gurur verici… Eski düşman askerlerinin, zaten o zaman da istemeden birbirleriyle vuruştuklarını ele verircesine, yaşlı adamlar olarak kucaklaşmalarının hikayeleri ve resimleri, böyle güçlü bir barış ortamının mümkün oluşuna sevindiriyor insanı.



Anzak gazisi ve daha sonra Avustralya Genel Valisi olmuş Lord Casey'nin yazdıkları bunun sık sık alıntı yapılan bir ifadesi:

Anzaklıdan Mehmetçiğe Övgü:

Biz Çanakkale Yarımadası'ndan Türklerle savaşarak ve binlerce insanımızı kaybederek, kahraman Türk milletine ve onun eşsiz vatan sevgisine duyduğumuz büyük takdir ve hayranlıkla ayrıldık. Bütün Avustralyalılar Mehmetçiği kendi evlatları gibi sever. Onun mertliği, vatan ve insan sevgisi, siperlerdeki dayanılmaz heybeti ve cesareti (…) insanlığın alacağı büyük hasletlerdir. Mehmetçiğe minnet ve saygılarımla. (1940)



Umarım bu hayranlığı ve gururu hakeden işler hala Türkiyeliler olarak elimizden gelir.





Referanslar:

1. --, Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı Gezi Rehberi, 1973.

2. --,‘Türk – Anzak Dostluk Yürüyüşü Başladı', Cumhuriyet, 17 Nisan 2003.

3. Boz, Ekrem, Adım Adım Çanakkale Savaşları, 1998.

4. Cemer, Dr. Yakad, ‘Mustafa Kemal Conkbayırı'nda', Cumhuriyet, 25 Nisan 2003.

5. Commonwealth Department of Veteran Affairs, Gallipoli 2003, Anzac Day Orders of Service, 25 April 2003.

6. İlber Ortaylı ile Gezi Notları, Engin Öncüoğlu tarafından verilmiştir, 1999.

7. Som, Deniz, ‘Deniz Kilidi: Kilid-ül Bahir', Cumhuriyet, 5 Mayıs 2003.

8. Uluarslan, Salih Zeki, Çanakkale Savaşları ve Gezi Rehberi, Çanakkale 2002.

9. Aslan, Rüstem, ve Bieg, Gebhard, ‘Gelibolu Yarımadası: Savaşın Coğrafyası', Atlas, Ocak 2003, s.76-86.

10. Göncü, Gürsel, ‘En Uzun Yıl 1915', Atlas Özel Sayısı, Haziran 2001.

11.Toprak, Zafer; Tuçoku, Mete ve Köroğlu, Erol, Dosya: ‘Çanakkale 1915', Toplumsal Tarih, Mart 2003, s.74-99.

12. Ayrıca İstanbul, İstiklal Caddesi no:395'teki Denizler Kitabevi'nde konuyla ilgili birçok kitap bulabilirsiniz. http://www.denizlerkitabevi.com