gezgin.com yeni kayıt | giriş 
notlar
aktiviteler
fotoğraflar
gezi yazıları
forum


not ekle
fotoğraf ekle
aktivite ekle
yazı ekle
foruma yaz



Çanakkale Geçilmez, Gelibolu Gezilir! 1/2

Çanakkale Geçilmez, Gelibolu Gezilir! 1/2 - (14.6.2003)

Kedimiz Sümbül'ün ölümcül olarak zehirlendiği, kardeşim Emine'nin de acil bir apandisit ameliyatı geçirdiği üzücü ve yıpratıcı bir haftaydı. Tam da o günlerde, Avustralyalı meslektaşların ziyareti kapsamında şehir Plancıları Odası'nın düzenlediği bir atölye sunuşunda gönüllü görev yapıyordum. Ve Avustralya Büyükelçisi Bay Jonathan Philp'in söylediği sözleri tercüme ederken, belki ilk defa bu konu dikkatimi çekti:



Avustralya ve Türkiye'nin paylaştığı çok önemli bir ortak nokta, aynı olayla ulus kimliklerinin ve bilinçlerinin oluşmuş olmasıydı.





Resim 0



Emine taburcu olup eve geldiğinde, Mel Gibson'lı Gallipoli kasedini videoya koydu. Ailecek seyredip yorum yapmaya başlayınca, söz Buket Uzuner'in Gelibolu – Uzun Beyaz Bulut kitabına geldi. Bunu da raftan indirdik, ve o akşam ben okumaya başladım. Zaten hüzünlü ve hassas ruh halimle, hikaye daha bir içime işledi… Bir hafta kadar sonra, ofis erkanıyla birlikte İsviçre Büyükelçiliği'nde bir kokteyle katıldık, orada da Avustralyalı bir diplomatla ayaküstü muhabbetimiz, onun her yıl bir hac gibi oraya yaptığı ziyareti anlatması, tam bam teline basmış olmalıydı, ki ben de “bu saate kadar neden gitmedim ki zaten, bu bir vatandaş olarak yapılması gereken bir şeyâ€? diye düşündüm. Bunları ancak yabancılarla temas halindeyken farketmek, biraz buruk bir ironi taşıyor…



Benim de bu girişimler sırasında tam olarak öğrendiğim bilgileri, bilmeyenler için vereyim: Birinci Dünya Savaşı sırasında, Rusya cephesine yardım göndermek için boğazların yolunu açmak isteyen Müttefik Kuvvetler, İngiliz General Ian Hamilton komutasında, 18 Mart 1915 günü dünyanın o tarihe kadarki en büyük deniz saldırısını gerçekleştirdi. Ancak Türk kuvvetlerinin Çanakkale Boğazı'nın iki yakasındaki bataryalarından yaptıkları savunma ve özellikle Nusret Mayın Gemisi'nin döşediği sürpriz mayınlar sonucu, üç zırhlısı batan Müttefik Kuvvetler büyük bir bozguna uğradı. 18 Mart Zaferi, Türkler tarafından her sene törenlerle anılır. 25 Nisan 1915 ise, deniz yolunu açamayınca kara saldırısını denemeye karar veren düşman ordularının, Gelibolu Yarımadası'na güney ve batı sahillerinden çıkarma yaptıkları ilk gündü; aylarca sürecek, lojistik olarak çok üstün oldukları fakat çok inançlı savaşan ve iyi organize edilmiş (Mustafa Kemal fenomeninin ortaya çıkışı…) olan Türk tarafının bir türlü geçit vermemesi sonucunda, yenilgiyle çekilecekleri, çetin bir savaşın başlangıcı olarak, hem Türk hem yabancı (yani esasen Anzak ve biraz İngiliz ve Fransız) milletlerce anılan bir tarihtir.



18 Mart ve 25 Nisan törenleri hakkında çevreden aldığım bilgiler ve diğer işlerin denk gelişi, 25 Nisan dolaylarında bir ziyaretin yolunu açtı. Çeşitli arkadaşlarla yapılan ama bozulan plan taslaklarından sonra, Annem şahika Hanım, zaten ta ilk başta (genetik bir hadise sırasında) bana geçirdiği ama esas kendisinde bol miktarlarda bulunan, gezme – görme – macera hevesi kabarınca, benimle gelmeyi kabul etti. Ve böylece, aşağıdaki zamandizinsel olaylar silsilesini yaşamaya başladık:





23 Nisan Çarşamba akşamı:

AşTİ'den Çanakkale'ye doğru Truva Seyahat ile çıkılan otobüs yolculuğu.

22.30 seferinin varış saati hakkındaki aldatmaca. (Bize sabah erken varır demişlerdi, ama meğersem 06.30'da varan 20.00 otobüsüymüş. Törenlere yetişebilecek miyiz?..)



24 NİSAN PERşEMBE

Sabah:

Çanakkale otogarında Oto Miller'den Macit Bey'le buluşma, Pallio'yu teslim alma.

Beraber feribota binmeden önce Askeri Müze ve Çimenlik Kalesi'nin çevresinde (Kale-yi Sultaniye) kısa bir tur. (Resim 1.)

Feribotla Kilitbahir'e geçiş, Macit Bey'den ayrılış. (Resim 2.)





Resim 1







Resim 2





Resim 3



Fatih Sultan Mehmet, Avrupa tarafında yani yarımada kıyısındaki Kilitbahir kalesini, Anadolu tarafındaki Kale-yi Sultaniye ile birlikte 1453 fethinden kısa süre sonra yaptırmış. Kalp şeklinde bir kale, Kilitbahir = kilid-ül bahir, yani denizin kilidi, – bu etimolojik Osmanlıca oyunlarına bayılıyorum... – hakikaten de Çanakkale Boğazı'nın en dar geçiş noktasında, boğazı geçişin kilidini kalbinde saklıyor. (Resim 3.)









Resim 4: Sahiller bizi ‘Dur Yolcu!' şiirinin ilk dizesiyle karşılıyor.



Arabayı Annem sürüyor.

Kilitbahir Kalesi'nden geçerek (surdaki kemerli kapıdan, tabyaların yanından) güneye doğru iniyoruz. (Resim 5.)





Resim 5



Soğanlıdere'deki, Güven – Vicdan Nil ‘malikane'sine varıyoruz. Güven Bey'in yeğeni Handan Hanım, eşi Alpaslan Bey ve küçük Ka(ğ?)an ile tanışma.



Rahmetli Güven Bey, babamın lise arkadaşı, burada bir bağ yetiştirmişler, Clinton geldiğinde sunulan Serafin şaraplarının üretildiği yerin ya burası ya da bu civarlarda bir yer olduğunu hatırlıyor gibiyim. Gelibolu ile ilgili okuduğum malzeme arasında, bazı haritalarda bu civarda bir ‘Serafim Çiftliği' adı geçiyor… Yani o şarabın kökeni bu yarımadanın bir mevkii olmalı… Bu arada, bu güzel bağ evinde kalış imkanımız, otel odaları tıklım tıklım dolu bir Çanakkale'de, Valide Hanım'la seyahat etmemin önemli bir avantajı oldu… Gelibolu yarımadası ve Çanakkale şehri, yılın sadece birkaç günü de olsa muazzam bir Anzak ziyaretçi ordusunu ağırlıyor – 1915 yılının aynı tarihlerinde kıyılarımıza çıkarma yapan Anzak ordularının torunları, hala geleneği sürdürüyorlar, ama çok farklı bir formatta tabii!!.. Bu savaş çıkarmasının bir barış çıkarmasına dönüşmesi, kulağa klişe de gelse, gerçekten etkileyici ve müthiş dersler içeren bir olay. Durup düşünmek için bol fırsatım oldu… – Gelibolu Barış Parkı Yarışması sekreteryasında, Raci Bademli hocamızın yanında çalışan bölüm arkadaşlarından Burak'ın anlattığına gore, bölgedeki turistik altyapı, kesinlikle bu talebi kaldırabilecek düzeyde değil. Yarışma bürosu olarak, Kara Kuvvetleri Komutanlığı ile birlikte ‘çadır-otellerin' kurulacağı kamping alanlarını belirlemekte görev almışlar.







Resim 6-7



Sevgili Deniz arkadaşımın (gezgin.com'un iziz'i) kanalıyla elde ettiğim, Avustralya Büyükelçiliği'nde çalışan annesi Minnow Hanım'ın faksladığı Anma Törenleri programından öğrendiğimize göre, sabah 09.00'da, şehitler Abidesi'nde törenler başlıyordu. (Resim 6-7.) İşlerimizi halledince 10'a doğru oraya vardık. Protokol eşrafı, tam konuşmaların yapıldığı, tören alanının abide önü tarafından ayrılıp müzeye geçiyordu. Etrafta dolanıp onların ardından biz de girdik. Müzede muharebe tarihinin ana hatlarını anlatan şemalar, belgeler ve birçok savaş kalıntısı obje sergileniyordu. Tören alanında, izcilerin geçidi, beraber anı fotoğrafları çektiren kalpaklı muharip çocukları (Resim 9), üniformalı Anzak (Anzak / A.N.Z.A.C. = Australia and New Zealand Army Corps) askerleri, bizim askerler, erler, komutanlar, çocuklar, Anzak turistler, mehteran gösterisi (Resim 8) ve diğer şeylerin imgeleri arasında dolanan birkaç saat geçirdik.





Resim 8-9





Gezi sırasında birkaç defa fırsat bulacağımız üzere, orada görevli bazı subaylarla sohbet ettik, yol yordam öğrendik. Fransız ve İngiliz anıtlarına gitmeden once, bize tavsiyeleri doğrultusunda biraz bekledik. Bir yandan yanımızda getirdiğimiz sandviçlerimizden yiyerek, denize karşı kayalıklarda oturup boğazı seyrettik.



Gelibolu muharebelerinde, ölü – yaralı – savaş sırasında kaybolanlar toplamı olarak, bizim 250.000'lik zaiyatımızın yanında, müttefik orduları da 200.000 İngiliz, 40.000 Fransız, 20.000 Avustralyalı, 4-5.000 Y.Zelandalı, ayrıca Kanadalı, Hintli ve Fransız sömürgesi Kuzey Afrikalı askerlerden oluşan 280.000'lik büyük bir kayıp vermiş. Gelibolu Yarımadası'nın, halen topraklarında bilinen mezarı olmayan binlerce ceset barındıran dar bir kara parçası olarak, dünyanın en yoğun savaş ölüsü gömü alanlarından biri olması, sıkı bir gerçek…



Öğleden sonra:

Fransız Anıtı'na doğru yol alırken, yolun kenarında bir çeşme başında durduk, yüzümüzü yıkayıp ferahladık, sonra anıtı bulduk ve arabayı park ettik. Çok sessizdi. Ağaç altında kestiren jandarma erlerini kazara biraz rahatsız ettik. Anıt ve şehitliği kısaca gezip çıktık. (Resim 10.) Fransız olduğunu düşündüğümüz 3 kişilik bir kiralık oto heyeti gördük. Daha sonra yine yolda gördüğümüzde geçiş önceliği vererek selamlaştığımız sempatik tiplerdi.







Resim 10



Bir sonraki durağımız, Seddülbahir'deki İlk şehitler Anıtı oldu.



25 Nisan kara çıkarmasından, hatta 18 Mart deniz muharebesinden daha önce, Kırım sahillerini topa tutarak Osmanlı'yı savaşa sürükleyen Alman gemilerine misilleme olarak, İngiliz donanması, yarımadanın güney ucundaki bu bölgeye bombardıman yaptı; bu sırada burada şehit olan 5 subay ve 81 erin anısına bu anıt dikilmiş.



Çok mütevazı bir anıt, fakat üzerindeki yazıların özlü bilgileri, beni etkilemekte başarılı oldu… Sanırım şöyle bir şeyler diyordu: "Gelibolu geçilemedi. Geçilemeyecek de." Mütevazı ama etkili… sanırım Türk ordusunun Gelibolu savunması da böyleydi.





Resim 11: Seddülbahir'de değişik minareli bir cami



Anıtın yanındaki kafenin tuvaletine uğradıktan sonra, araba park yerinden İstanbul plakalı arabasının yanında meraklı bir beye rastgeldik: buraları iyi bilen gezgin ruhlu Bülent Bey, bizi Seddülbahir'in (sed – ül – bahir = bakın bu da denizin seddi anlamına geliyor, ne hoş değil mi?) küçük balıkçı
koyuna bakan Konak Kafe'de bir çaya davet etti (sanırım şahika –Hanım'ın şarmı yine iş başında!!), ikramları bize çok güzel küçük bir kız yaptı. (Resim 12.) Bülent Bey'den Alçıtepe'deki Salim Mutlu Koleksiyonu ile Zığındere şehitleri hakkında bilgi aldık. Gezerken yolda karşılaşılan insanlardan yerel bilgi almak bir nimet…





Resim 12





Seddülbahir'den ayrılıp, batıya doğru giden yol üstünde Yahya Çavuş Anıtı'na uğradık. (Resim 13.)



Gerçek mi diye sorguluyor insan, ama doğaüstü olayların hikayeleriyle bezeli bu coğrafyada bazı şeyler mümkün galiba, diye de dinliyor: Yahya Çavuş, takımının komutanları düşünce geriye kalan 67 erle birlikte, 2.000 kişilik İngiliz taarruz grubuna direnmiş; hatta İngilizler bir tümenle karşı karşıya olduklarını sanıp karargahlarına böyle bildirmiş. Bunun anlamı, askeri birliklerin kademelerini öğrenince netleşiyor: Ordu – kolordu – tümen (fırka) (10.000 er) – tugay (liva) – alay – tabur – bölük – takım (en küçük birlik). Olay, Yahya Çavuş hikayesi hakkında (Nail Memik'çe) yazılan şu şiirde de yansımış (Gelibolu, bir şiir diyarı…):



Bir kahraman takım ve de Yahya Çavuştular.

Tam üç alayla burada gönülden vuruştular.

Düşman tümen sanırdı bu şaheser erleri.

Allah'ı arzu ettiler, akşama kavuştular.





Resim 13



Anıtın yanıbaşında, örnek olarak bırakılmış bir kısım siperler var. (Resim 14.) Az ileride, satış standları turistik eşya satıyor, bunların çoğu kötü bir işçilikle yapılmış. Kafataslarından oluşan bir desenle yapılmış kül tablası, iki Anzak turistin ‘herhalde ölülerin anısına!' cinsinden soğuk ve sulu şakasına davetiye çıkarıyor… Birkaç rehber kitap da var, birini alıyoruz. Tur otobüsleri, bu alanı oldukça kalabalık bir hale getirmiş. (Rehber kitaplar hakkında da turistik eşyalardan sadece bir derece daha iyi olarak bahsedebileceğim - modern, grafik ve anlatım açılarından tutarlı bir yayın ihtiyacı var sanırım... İyi kaynak bilenler söylesin lütfen. Atlas dergileri şu anda en iyi bilgi kaynağı gibi geliyor.)





Resim 14





İngiliz Anıtı'na (Helles Monument) yürüyüş – Bir otobüs dolusu turist (Anzak mı İngiliz mi? herhalde İngiliz olmalı), basamaklarında hatıra fotoğrafı çektiriyor. Dikilitaş çevresindeki taş duvarlarda Singh soyadlı bol Hintli ismi göze çarpıyor. Savaşa karışan değişik milliyetleri hatırladıkça, başkasının savaşına alet olmuşluk duygusunu nasıl yaşadılar diye soruyor insan, ve Müslüman ve Senegalli düşmanların, Osmanlı'daki din kardeşliği kavramını sarsmaya katkısı olduğunu okumak da düşündürüyor. (Gelibolu, düşüncelere dalma diyarı…)



Kısa bir sure sonra varıp önünde arabamızı parkettiğimiz Alçıtepe – Salim Mutlu Koleksiyonu, ev yapımı bir müze! Her tür nesne, zavazingo var. Duvara asılı kurumuş kurbağa ve yılanlar, yepyeni bir Anzak şapkası, bir Anzak torunun hediyesi asker tüfeği, bir sürü ama bir sürü mermi, mermi kovanı, mataralar, botlar, mektuplar… İlginç hatıralar. Amatörce, canlı. Bülent Bey'in anlattığına gore, bizim vatanperver Salim Mutlu Bey Amca, 1980 darbesinden önce burada gördüğümüzden çok daha esaslı bir koleksiyon sahibiymiş, fakat darbede tümüne el konmuş; adam baştan başlamış toplamaya…



Alçıtepe, yarımadanın güney ucuna yakın, içerlek bir köy (belki artık kasaba). 18 Mart deniz saldırısı bozgunla sonuçlanınca, müttefiklerin kara saldırısı başlatma kararına istinaden, 25 Nisan günü saldırının yapıldığı 2 ana sektörden biri Seddülbahir sektörüydü (diğeri daha kuzeyde, batı kıyılarındaki Anzak sektörü). Bu saldırı, Alçıtepe'ye kadar başarıyla ilerleseydi, müttefikler için kritik bir avantaj sağlanacaktı. Bizim Mehmetçik buna izin vermemişâ€¦



Kabatepe yolunda sıralanan anıtları görmeye koyulduk. Bunu en çok kullanılan yoldan değil de deniz kenarından, batıdan giden yol üzerinden yapmaya karar verdik. (Robert Frost: Two roads diverged in a wood, and I- I took the one less traveled by, And that has made all the difference. Gezgin.com'un özdeyişler satırında bu dize de yer alıyor, dikkatinize… Tüm şiir için bkz. http://www.robertfrost.org/indexgood.html. Her neyse:)



Solda deniz, çevrede çamlar, çimler... Hasta ağaçlar? Bazı ağaçların dallarında garip kozamsı şeyler farkettik. Sonra okudum ki yine bir yerde (ah şu okuduklarımın yerlerini hatırlayabilsem hep…) Gelibolu'ya yanlış ekim yapılmış, meğersem çam olmazmışâ€¦ doğru mu bu, Allah Allah… araştıracak vakit ve enerjim olsa keşke… bilen söylesin… Son Ok Anıtı (Resim 15), Nuri Yamut Anıtı. Ama en çok Zığındere Sargıyeri şehitliği'nde ben bir matem sessizliğini ve ağırlığını hissettim.







Resim 15





Zığındere Vadisi'nde, her iki taraftan yaralıların toplandığı bir bakım merkezi (sargı yeri) kurulmuş. Bir İngiliz zırhlısının bombardımanı, 40.000 yaralı barındıran bu alanı yerle bir etmiş, büyük bir kıyım olmuş. Dünya basınında geniş bir tepki de toplamış, ama anıttaki yazıtlardan birinde yazdığı üzere, ‘iş işten geçmiş'… Savaşın kör katliamı.



Kabatepe Tanıtma Merkezi – Geometrik şekilli, biraz hantal kütleli, ama değişik bir yapı; güzel çevre düzenlemesi yapılmış, önünde de ulusal yarışma ile tasarlanmış bir parkı var. İçeride, şehitler Abidesi'ndekine benzer, biraz daha kapsamlı bir savaş kalıntıları müzesi gezilebiliyor. Gelibolu Barış Parkı Planlama Bürosunun hazırladığı haritalardan birer tane aldık. Bu arada 1994'te yarımadada çıkan büyük yangında şehit olan Orman Müdürü Talat Göktepe'nin hikayesini öğrendik. Kendisinin de Conkbayırı'na yakın bir anıtı var. Orman görevlileri de ormanları savunurken ölürlerse şehit sayılırlarmışâ€¦ Gelibolu uğruna can vermeler 1915'te bitmemiş, anlayacağınız, hala sürüyor.



Arabayla tekrar yola çıktık. Sedat Yüzbaşı'dan yollar hakkında bilgi aldık. Anma törenleri kapsamında ziyaret edilen belli başlı noktaları bağlayan karayolu güzergahını, tek yönlü bir ring rotası olarak düzenlemişler. (Ancak bu rotaya sıkı sıkı uyulduğuna pek tanık olmadık…) Bu ringe gore hareket ederek yola koyulduk, yani haritada saat yönünün tersine, önce doğuya (Eceabat'a doğru), Bigalı köyüne saparak, ve oradan kuzeybatıya Anafartalar'a doğru devam ederek. (Anafartalar, Küçük Anafarta ve Büyük Anafarta adlı iki köyün genel adı.) Ama sonra Anafartalar'a varmadan, ana yolu terkettik ve bir önceki sol sapaktan batıya, Conkbayırı'na çıktık.



Oradan güneybatıya çapraz kestirme yaparak Tuz Gölü ve Anzak Koyu'nu ‘baypas' geçtik, direk Kabatepe mevkiine döndük. (Bu kadar yer ismiyle karşı karşıya kalınca artık harita açıp bakmak zorunda hissederseniz şaşırmam!...)



Bigalı Köyü – Atatürk Evi. Atatürk'ün karargah olarak kullandığı mütevazı bir köy evi, güzelce onarılmış. Bizi içeri alan, biletlerimizi kesen ve etrafı gösteren, komşu evde yaşayan köylü kadını, Rebia Hanım. Artık dikkatimizi çekmeye başlayan genel eğilime uyar şekilde, bu hoş yüzlü kadının da gözleri maviydi. Daha sonra Annemle aramızda, buradaki halkın göçmen olma ihtimali yanısıra, acaba hakikaten de Buket Uzuner'in kitabında olduğu gibi, Anzaklardan bazıları aramıza karışıp genlerini bizim potada erimeye mi bırakmış diye sorup gözlerimizi kırpıştık. :)







Resim 16





Atatürk Evi'nde, üst kattaki yatak odasında (Resim 16), Atatürk'ün muhteşem ipek pijamalarını gördük. Bunlardan birden fazla takım olup, aralarında Yokohama'dan gelme olanı bile vardı! (Adam iyi giyinmesini biliyormuş, Allah için… Ve bunu cephede bile ihmal etmiyor muydu?..) Kabatepe Tanıtma Merkezi'nde değişik milliyetten asker üniformaları da sergileniyordu, o da ilginçti. Bu üniforma meselesi hakkında, daha sonra törenleri izlerken bir şey ilgimi çekti: Anzaklar, dedelerinin savaşta giydiklerinin aynısını bugün de giyerek Gelibolu'ya geliyorlar; halbuki bizim üniformalar tamamen değişmiş – yepyeni bir rejim, yepyeni bir devlet olmuşuz, haliyle bu da olacaktı, ama durup düşündüğümde, özellikle de ertesi gün 57. Alay şehitliği'ndeki törende kostüm canlandırması yapan ‘1915 Türk eri' genç adamları görünce, bunu oldukça ilginç buldum. (Resim 17.)





Resim 17





Atatürk evinin dışında, sokakta oturan kadınlarla sohbet, resim çektirmece (resim 18), satış standından bir – iki parça almaca seanslarından sorna, komşu arsadaki yıkık eve baktık. İstanbullu bir iş adamı satın almış, oradakilere burayı ne yapayım diye sormuş. Sokaktakiler, mimarlık bürosunda çalıştığımı öğrenince, bana gösterdiler. Ahıra benzeyen ek binayı çok güzel buldum, muntazamdı, ayrıca avlu duvarının tepesini, bir nevi harpuşta gibi sıralanmış çalı çırpı ile örtme gelenekleri de bir değer sayılır diye düşündüm. Kafe – pansiyon yapmalarını önerdim, zaten düşünmüşler. Telefon numaralarımızı birbirimize verdik.









Resim 18





Köylüler tarımla uğraşıyor, devletin ilgisizliğinden yakınıyorlar. (Ankara'dan geldiğimizi duyunca, “Ankara sesimizi duymuyorâ€? diyerek dertlerini anlatmaya başladılar.)



Bu bölgeler, sıkı koruma altında. Tarihi milli park, bazı kısımları sit alanı, v.s. Gelişme kısıtlanıyor tabi. Anlaşılır ve gerekli bir tavır ve kaygı, ama koruma kararını alan yetkililer, köyleri de fakir bıraktıklarının farkına varıp somut çözümler üretebilmeli. Güven Nil'in ve benzer düşüncedeki diğer bazılarının bölgede şarapçılığı geliştirme yönündeki atılımları, daha sonra tanıştığımız Orman Bölge Müdürü İsmail Bey'in takdir ettiği ve daha çok olmasını dilediği türden çabalar olarak ortaya çıktı.



Kısa ama sıkı sayılacak
bir Conkbayırı turu yaptık. Conkbayırı civarında, engebeli ve orman kaplı topoğrafyanın yumuşak kıvrımları arasında serpiştirilmiş muhtelif anıtlar görülüyordu. Bunlar arasında en öne çıkan anıt, Conkbayırı Atatürk Anıtı olsa gerek (resim 19). Yanında da Mareşal Fevzi Çakmak'ın kardeşinin anıtı var. Yakında bir Mehmetçik Anıtı, Conkbayırı'nın en yüksek tepesindeki gözetleme platformu gezilebiliyor.





Resim 19





Conkbayırı'nın, Gelibolu muharebesi içinde efsaneleşmiş diyebileceğimiz, stratejik özelliğini ve belki de elde edilmesi en pahalı bölümü olma ünvanını neden taşıyor, o platforma çıkınca gördük. Her yere hakim, enfes bir manzara sunuyordu. Puslu akşamüstü güneşinde doğuya, Çanakkale Boğazı'na mı baksak (Resim 20), yoksa dönüp de kuzeybatıda, Anafartalar istikametindeki Tuz Gölü, Suvla Koyu ve Ege Denizi'ne mi (Resim 21), doğrusu şaşırdık… Bu yüksek rakımda, rüzgar uğultusundan başka pek bir şey duyulmayan yerde bu denli rahat durabilmemizin ardındaki tarihi düşünmek için yine son derece uygun bir fırsattı. Bu ortama katılmış tek aykırı renk, orada konuşlanmış birimdeki tuhaf tipli polisler oldu. Bize karşı olan ilginç genel tavırlara onlar da katkılarını sağladı – bizi hem nereden çıktığı belirsiz tipler olarak garipsiyor, hem de ‘iki tatlı ve zararsız bayan!' olarak geçiştiriyorlardı sanırım…





Resim 20 - 21 (kamera lensimizin özel filtreleri yoktu sanırım, puslu görüntüyü mazur görünüz...)





Avustralyalılar'ın esas ziyaret yeri olan Lone Pine Anıtını bu esnada biraz teğet geçtik. Nedense ertesi gün de oradaki törenleri atlamamız yüzünden, Gelibolu'da rastladığımız her deliğe girip çıkan bizlere, iki seferde de burasına yakından bakmak nasip olmadı!



Akşam:

Artık ilk gün turları tamamlanırken, gezgin.com'cularımızdan Murat ‘Pegasus' Ceylan'la cep telefonu bağlantısı kurduk, ve saat 19:00'da Eceabat'taki Atatürk Anıtı önü için randevulaştık. Murat hakkındaki ilk izlenimlerim, ukala ama yardımsever oluşuydu. (İki Anzaklı çocukla birlikte İstanbul'dan başlayarak yaptığı Türk –Anzak Dostluk Yürüyüşünün tertipleyicisi olarak Valilik'ten (?) aldığı plaketin havasını bize iyi attı yani!) Fez Travel'la çalışan bir arazi rehberiymiş. Gezi sonunda ise, çok canayakın ve harbi biri olduğunu düşündüm. Daha sonra, Anzak Yürüyüşü konusunda vuku bulan birtakım tatsızlık / tersliklere karşı protestosu oldu – bunun da yazık olduğunu düşündük, Annemle.



Murat'la buluştuğumuz şehir meydanından yürüdüğümüz, deniz kenarı – cadde boyu lokantalarda yemek yiyen ve sokaklarda gezinen bir sürü genç Anzak ile, buna yönelik olarak hemen gelişivermiş olan tişört v.s. sektörü, Eceabat hakkındaki esas izlenimler oldu. Biz de yemek niyetine pideci Gül'ün iki yanındaki lokantada, maalesef beyaz floresanlar altında tatsız tuzsuz bir ‘ev yemeği' yedik.



Akşam 21:00'a doğru Nil evine dönüş, Handan Hanımlar'la biraz sohbet, günün kirlerinden güzel bir duşla kurtuluş!

23:00'da yatış.



(İkinci fasikülde, ertesi günkü Anzak şafak ayini, diğer törenler ve Çanakkale.)